Normalleşme Kaygısına Öneriler

Normalleşme Kaygısına Öneriler

Normalleşme kaygısı bünyenizi sardı mı? Sardıysa, bu yazı ve öneriler sizin için önemli.

#evdekal sürecinin ilk zamanları çok kaygılandık değil mi? Sağlığımız, sevdiklerimiz, ekonomik kaygılar arasında savrulduk durduk. Sonra yavaş yavaş yatıştık, hatta yeni düzene alıştık.

Şimdi tekrar hayata dönmek sizi kaygılandırıyorsa, yalnız değilsiniz. Rutinle rahatlayan insan psikolojisi, şimdi rutini bozup yeni düzene geçmek zorunda kaldığı için kaygılanıyor. Daha iki-üç ay önce yaptıklarımızı yapacak olmak, hayata katılmak kaygılandırıyor.

Kaygılarımızın kökünde, ayakları yere basan kısımlar olabileceği gibi, kendi yarattığımız büyük illüzyonlar, hiç gerçekleşmeyecek senaryolar da olabilir, dikkat!
İllüzyonlar, ağır streslere girmemize sebep olur. Bu tehlikeli.

Belirsizliğin varlığı, karar vermek zorunda olmak, yine düzen değiştirmek, tekrar ayağa kalkmak…
Hepsi enerji istiyor, güç istiyor. Kendimizde o gücü göremiyor olabiliriz. Bunlar stresimizin yüksekliğini gösteriyor.

Kaygı ve korku içindeyken insan güçlenemiyor.
Beyni iyi çalışmıyor. Doğru düşünemiyor.
Fizyolojisi ve sağlığı bozuluyor. Bağışıklığı zayıflıyor.
Bu nedenle önce yoğun kaygı, korku ve duygusal dalgalanmaları yatıştırmamız gerekiyor.
Ertelemeden!!!
Hemen şimdi!

Bunun için “Savaş!” diyen sempatik sinir sistemini sakinleştirmemiz gerekiyor. Dengeyi bulmak için parasempatik sinir sistemini devreye sokmamız, yatışmamız gerekiyor. Ardından sağlıklı düşünme ve güçlenme hızla geliyor.

Bunun için ne yapmalı derseniz…
Sakinleştiren sinir sistemini devreye sokmanın en hızlı yolu, diyaframı aktifleştiren derin nefes egzersizleri yapmak.
Ertelemeden, kendinize 15 dk ayırın ve derin nefes çalışın, meditasyon yapın.

Aşağıya kolayca uygulayabileceğiniz 3 nefes egzersizli meditasyon linki koydum.
Lütfen kaygı ile daha fazla yaşamadan, YAPIN!
Sakinleşin, göreceksiniz her şey daha kolay baş edilebilir gelecek.

Survivor çiçek açtı, içime bir umut düştü.

survivor burcu akcimen umudun hikayesi

Dün bir baktım. Survivor çiçek açmış.
Survivor, benim 15 yıldır baktığım bitki.
Bu hikaye de bizim hikayemiz.

Dün, korona salgını dolayısıyla eve kapanışımızın 31. günüydü.
O tek çiçek,  içime kocaman bir umut saldı, beni nasıl da canlandırdı, nasıl tazeledi, hiç anlamadım.
Kocam, akşam “Yeniden doğmuş gibisin.” dedi.
İçimde hissettiğim de tam olarak bu idi. 

***

Üniversiteden mezun olacağım sene, daha mezuniyete bir dönem kala bir telaşa girmiştim. Mezun olmadan önce iş bulmam lazımdı. Yoksa İstanbul’da kalamazdım. Babam net konuşmuştu. Okul bittikten sonra, bana kesinlikle para göndermeyecekti. İş bulamazsam, aile yanına dönmem gerekecekti. Orada ne İstanbul’daki hayat ne de fırsatlar vardı. Benim tüm hayallerim buradaydı. İstanbul’da kalmam lazımdı. 

Mezun olmadan iş buldum tabi. Dışarıdan bakınca çok fiyakalı bir holdingde, pazarlama bölümünde, havalı bir titr ile ve zavallıcık bir maaşla işe başladım. Başlamak zorundaydım. 

Maaşım 800₺ idi. Beklentim, bunun en az üç katıydı. Ama iş arama sürecini daha fazla uzatıp risk alamazdım.
İlk tutabildiğim evin kirası 500 ₺ idi. Ev Şişli’de, eski, köhne ve her daim ağır rutubet kokan bir binanın, hiç güneş kırıntısı dahi görmeyen, içi harabeye dönmüş, kokuşmuş, ufak tefek bir katıydı. Semt biraz güvenli olsun istemiştim. Zavallı maaşım da buna yetmişti. Üzerine faturaları da ekleyince maaş zaten yetmiyordu. Gerisini sen düşün. Off ne zor günlerdi!

Babam bir daha para göndermeyeceğim demişti demesine de sağolsun eve yatak, koltuk ve buzdolabı alıvermişti. Canım anneciğimin diline dayanamadıysa demek…

İşte bu eve kendi aldığım ilk şey, o dün çiçek açan bitki oldu: Survivor. 

***

Güzel anneciğim bitkileri, çiçekleri çok sever. Çocukluğumda şehrin epeyce dışında, müstakil bir evde otururduk. Şimdiki gibi zenginlikten sanma bunu. Yokluktandı. O evin etrafındaki tarlalarda, ağaçların tepelerinde çokça neşeli, mutlu günlerim geçti. Yokluk, o yaşlarda neşeye ve mutluluğa engel değildi. 

Anneciğim o evin bahçesine türlü türkü çiçekler diker, kendince peyzaj yapar, çiçekleri ile konuşur, onları sever de severdi. Bana etraftaki tüm ağaçları, bitkileri öğretirdi. Baharda birlikte tarlalarda dolaşır, yabani otlar toplardık, annem ot yemeği yapardı. Ahh bayılırdım o günlere, içim neşeyle dolardı. Benim bitki sevgim de oradan ve anneciğimden geliyor olsa gerek. 

O güneş almayan Şişli evinde oturduğum yıllarda, gün be gün ayakta kalmaya çalışıyor, maddi zorluklardan yakamı kurtaramıyordum. İstanbul’da yaşama, kendi ayaklarım üzerinde durma hayallerimle uzaktan yakından alakası olmayan hayatım, tam bir hayal kırıklığı idi. Kendime zar zor bakabildiğim o günlerde, aldığım bitkiyle de hiç ilgilenmiyordum. O güzelim coşkun bitki, o evde her geçen ay soldu. Güneşsizlikten, ilgisizlikten, sevgizilikten soldu. Kara kuru, tek dala düştü ve birkaç yıl o tek dal öylece kaldı. O tek dalın yaşama mücadelesine olan takdirimden ona Survivor (hayatta kalan) ismini vermiştim. Bence o bir savaşçıydı.

Yıllar geçti. İş değiştirdim. Çok başarılı oldum. Performans ödülleri, primleri derken kazandığım para yetmeye başladı. Derken Pilates maceram başladı. Kazandığım para birikmeye başladı. Ve nihayet o evden kurtulabildim. 

Yeni taşındığım ev, hayatımda gördüğüm en geniş pencere alanına sahip, gün boyu güneş alan, camdan bakınca gökyüzünü, ağaçları görebildiğim, pencereyi açınca havası mis gibi çam kokan, beni ve Survivor’ı tekrar yaşama döndüren, yaşam dolu bir evdi. 

O evdeki ilk aylarımda Survivor önce boy attı. Topraktan çılgınlar gibi yeni filizler fışkırdı. Hani çiçekçilerde insana bolluk ve bereketin ne olduğunu tek bakışta anlatıveren gösterişli bitkiler vardır ya, işte o misal coştukça coştu Survivor. Sonra bir sabah bir uyandım. Çiçek açmış. Yıllardır ilk defa çiçek açmış! Çiçeğin güzelliğinden gözlerimi uzun süre alamadım. İçime bir sevinç düştü, etkisinden uzun süre çıkamadım. 

Ben de çiçek açmaya başlamıştım o zamanlar, şimdi fark ediyorum. 

Üretkenliğimin, yaşam enerjimin doruklarında, her gün yeni maceralara yelken açıyordum. Endişe kaynaklı kararsızlıklarla geçen yılların ardından kurumsal hayatı bırakmış, ufak ufak girişimci olmaya başlamıştım. 

Çılgınca çalışıyor, yıllarca kendimi geliştirdiğim her alanda bitmez tükenmez bir coşkuyla üretiyor, çiçek açıyordum.
Survivor çiçek açtıkça, ben de açıyordum. 
Yeni bir hikaye başlamıştı. Ben hiç farkında değildim. 

***

Sonraki yıllarda çok soldum. Uzun zamanlar kabuğuma çekildiğim, güneşsiz kaldığım, çok zorlandığım zamanlar var. Kuru tek bir dala dönmüştü içim. Ama hayatta kaldım.
Survivor da hiç çiçek açmadı o yıllarda. 
Bir insanla bir bitki birbirine böylesine bağlı olabilir mi?

Şimdi anlıyorum dün içime düşen umudu. Bugünlerde en çok ihtiyaç duyduğum hal, UMUT, hiç bir şey yapmadan, Survivor yine yıllar sonra çiçek açtı diye, öylece gönlüme oturuverdi. 
Yeni bir hayat başlıyor herhal…
Ve ben yine hiç farkında değilim. 

Bu hikayenin neresi kurgu, neresi gerçek ayıramıyor insan, değil mi? Önemli de değil zaten. Önemli olan ne biliyor musun?
UMUT.
Nereden geleceği belli olmuyor. 
Tutunmaya çalışıyorsun, el vermiyor. 
Vakti geldiğinde, sudan bir sebep bulup gönlüne düşüveriyor. Gitmiyor. 

Bir şey yapmam lazım, kendimi toplamam lazım, umuda sarılmam lazım diye kendimi yediğim bu günlerde, nafile çabalarıma selam olsun. Olacak olan, zamanı gelince oluyor. 
Kulağıma küpe olur mu? Sanmam. 
En azından burada yazılı kalsın. 

Buraya kadar okudun ya, dilerim ki umut damdan düşer gibi senin de gönlüne düşsün, orada büyüsün de büyüsün. 

Sevgi ve Umutla,
Burcu Akçimen
18 Nisan 2020, İstanbul

Ay Tutulmasına Dair

Ay Tutulmasına Dair

27 Temmuz Cuma gecesi, İstanbul’a göre saat 11:21’de Kova burcunda ay tutulması meydana geliyor.

Bir süredir, iç dünyamızda savaşını verdiğimiz konulara dair şifalı bir ilaç adeta!
İşte bu tutulmanın arifesinde, astrolojik analizlerim ve sezgilerimin kalemimden akıttıkları aşağıda sizi bekliyor.

Son Haftalarda…

Son dönemde normalin üzerinde bir sıklıkta içsel sıkışmalar, sebepsiz kaygı, belki de öfke hallerini deneyimlemiş olabilirsiniz.
Sebebini anlamlandıramadığınız bu hallere sebep bulmak için sağa sola sardınız belki.
Belki kendinizi, işinizi, kazancınızı, sahip olduklarınızı başkaları ile karşılaştırıp kendinizi kötü hissettiniz.
Sosyal mecralara baktınız. Herkes güzel ve mutlu.
Sizin içinizden yükselen ise acı, yalnızlık ve yetersizlik…

İnsan bazen yükselir, bazen de düşer.
Hayatı kontrol etmeye çalışır.
Kontrol edebildiğini sanar zaman zaman.
Ama nafile…
Hayat kontrol edilebilir bir parametre olmaktan daha karmaşık bir şeydir.
Anlamaya çalışmak gerekir.

Hayat, kabul bekler.
Hayat, saygı bekler.
Olanı kabule geçmek, olgunlaşmanın ta kendisi belki de…
O zaman insan elinden geleni yaptığında huzur bulabiliyor.

Böyle inişli çıkışlı zamanlarda yapılması gereken sessizleşmektir.
Tepki vermeden kalmak, durup dinlenmektir.
Kendini dinleyen insan, acıların şelalesinden çabuk çıkar.
Yüklerini çabuk atar.
Oysa ki en yakındaki – insanın kendini dinlemesi- ne zor şeydir.
Büyük cesaret ister.

Çünkü, acılarla, hayal kırıklıkları ve başarısızlıklarla pek çok yara biriktiririz içimizde.
Onlarla tekrar karşılaşmak istemeyiz.
Hatırlamayız ki onları zaten bir kere atlattık. Tekrar karşılaşmak yıkım değil.

Yaraları fark etmek ve özen göstermek, ilgilenmek gerekir.
Fiziksel yaralarla ilgileniriz de, ruhta açılan yaralar, duygusal yaralar öksüz kalır çoğu zaman.
Hayat koşturması içinde halimiz yoktur onlarla uğraşmaya
Erteleriz.
Unuturuz sonra.
Zamanla bu yaralar iyileşti sanılır. Ama ilgi gösterilmeyen yaralar iyileşmez. Öfkesi, kaosu, agresyonu zaman içinde hayatın bir alanında ortaya çıkıp hayatımızı sabote eder. Anlamayız.
Araya giren zaman, insanın bağlantıları kurmasını zorlaştırır.

İçinde Bulunduğumuz Dönem…

İçinde bulunduğumuz dönemde yükselen içsel ateş ve gerginlik, geçmişte ilgilenilmemiş yaraların enerjisi.

İyileşme zamanı geldi!” diyen göksel etkiler, insana kendine bakmasını öğüt veriyor.
Çünkü neyi iyileştirmek gerektiğini bilmek gerekiyor.
“Nereni tedavi edeceksin?” biliyor musun?

“Neden böyle hissediyorum?” sorusunun, en derinde yatan cevabını aramak gerekiyor.
Bu çaba, zamanında ilgilenilmeyen yaranın kabuğunu soyup, şifalamak için gerekli.

Hayat denilen şey bu andan ibaret.
Ne kadar klişe değil mi?
Ama klişeler doğru oldukları için varlıklarını sürdürür.
Yaşam ne geçmişte, ne gelecekte.
Bizse yoğun olarak geçmişle yaşıyoruz.
Geçmişten ağır ağır yükler getirip, bugünümüzde hamallığını yapıp yoruluyoruz, zorlanıyoruz.
Geçmişten gelen yaraların kirli sularını, bugüne akıtıyoruz.

***

İnsanız.
Sevmek ve sevilmek istiyoruz.
Kabul edilmek istiyoruz.
Olduğumuz gibi kabul edilmek istiyoruz.
Görülmek istiyoruz.
Bunlar ne kadar da masum arzular.

Bu aralar bu arzular büyüyorsa, bu iyiye işaret.
Göksel etkiler, eski yaraları sadece sevginin iyileştireceğini söylüyor.
Sevgiye odaklanmak, sevgiye açılmak, sevgi vermek deyince ne geliyor aklınıza?
Düşünmeye değer.

Bu tutulma kalbin açılması, sevginin hayatlarımıza daha çok akması için bir fırsat.
Temizlenin.
Arının.
Sessizleşin.
Dinlenin.
Kendinizi dinleyin.
İhtiyacınız olan bilgi, zaten bir tohum gibi içinizde.
Sadece ona ulaşmak için sessizleşmek gerekiyor.

***

Yaşamın bir savaş olmadığını hatırlamalıyız bugünlerde.
Yaşam sevgi, neşe ve huzur enerjisiyle dolu.
Bunu görebilmek ve deneyimleyebilmek için frekansımızı yükseltmemiz gerekiyor.
Frekansımızı yükseltmek için arınmamız, sadeleşmemiz gerekiyor.

Tıpkı bir çocuk gibi, önyargısız, açık kalpli, sevgi ile yaşama katılmanın yollarını arayın.
Sevdiğiniz, kalbinizin çekildiği şeyleri yapın.
Yalnız kalın, kendinizle ilgilenin.
Sevin, öpün, sarılın…

Rehberiniz sevgi olsun;
her hareketiniz sevgiden doğsun diliyorum.

BURCU VURKAÇ
24 Temmuz 2018, İstanbul

Gerçekleri Konuşmak

burcu akçimen astroloji yazar yeni ay etkileri

Bu yazı Yoga Journal Türkiye dergisinin Temmuz 2018 sayısında yayınlanmıştır.

BAHAR ÇİÇEKLERİ AÇSIN DİYE…

Kurumsal hayatta çalıştığım yıllarda, gerçekleri konuşmanın, imadan uzak olmanın işleri kolaylaştıracağını ve ilişkileri derinleştireceğini söyleseler herhalde inanmazdım. Çünkü en başta, gerçeğin konuşulabileceğine inanmıyordum, konuşmuyordum. Bunun sonucunda da içsel sıkışmalardan sıkışma beğeniyordum. Aşırı sosyalleşerek, türlü türlü hobiler edinerek, kafamı bin tane şeyle oyalayarak bu sıkışmaları bastırıyor ve kendimden kaçıyordum.

O yıllarda, insanların sahteliğinden çok yakınırdım. Kendi sahteliğimi yakalayıp yüzleştiğimde kendime çokça öfkelenirdim. Öfkemin nedeni kendimi sahte olarak yakalamak değildi, dürüst olayım. Sahteliği, o ortamda hayatımı sürdürebilmenin bir gerekliliği olarak görüyordum. Öfkelendiğim nokta, kurumsal hayattan çıkmak için yapmam gerekenleri yapmaya korkuşum ve adım atmayışımdı.

Kurumsal hayatı bırakmamın ardından, kendime attığım dayaklar bitti bitmesine; ama sahtelik konusu çözülmemişti.

O günlerde bana göre, sahte insanlar sadece kurumsal hayatta dolaşmıyordu. Dışarıda da her yer sahtelik kokuyordu. Kendi gerçeğini konuşmayan, sahte yüzler ve yüzeysel ilişkiler günümüzün gerçeği olmuştu.

Çok sonra anladım ki sahte olan ne dışarıdaki insanlar ne de günümüzün gerçekliği imiş. Sahte olan, benliğimden ve kendi gerçeğimi konuşmaktan uzaklaşmış olan benmişim; hayatı algılayış şeklimmiş.

Çalışma hayatlarımızda kendimizi korumak amaçlı kullandığımız maskeler vardı. Kurumsal hayatı bırakınca bu maskelerden kurtulacağım sanıyordum. Ama olaylar öyle gelişmemişti.

Gerektiğinde, hoşlanmadığım kişilere dostça tutumlar takınmama yardımcı oluyordu bu maskeler. Bir türlü çıkaramıyordum. Aynı zamanda maskeleriyle dolaşan insan sürülerine gıcık oluyordum.

Bugün anlıyorum ki maskelerim ile gerçek benliğim bir yerde karışmaya başlamış, devreler karışmış. Kendimden ve kendi gerçeğimi dillendirebilmekten yavaş yavaş uzaklaşmışım. Yavaş yavaş kaynatılan suda ölen kurbağalar gibi, gerçekliğimin öldüğünü bile fark etmemişim.

İnsanın kendi gerçeğinden kopuşu, değersizlik duygularını ortaya çıkarıyormuş. Elde edilen başarılar, ilişkiler anlam ve tatmin ifade etmemeye başlıyormuş. İnsan boşluk ve anlamsızlık hisleriyle yanıp duruyormuş. Hepsini yaşadım, oradan biliyorum.

Uzun lafın kısası, içsel sıkışmalarımın çözümü kurumsal hayattan çıkmakta değilmiş. Çözüm kendine bakmakta, kendini anlamakta ve dönüştürmekte imiş.

****

Dün, İstanbul’da baharın kendini ılık ılık hissettirdiği bir gündü. Bu yazıyı yazmak için dışarı çıkmaya karar verdim. Şarjım bitene kadar parkta oturur, güneşin altında yazarım diye düşünmüştüm. Öyle ya, hayat seçimlerden ibaretti.

Evden çıktım. Yarım saat sonra aklımdan tamamen çıkmış bir toplantıda sıkışmış buldum kendimi.
Toplantıda dakikalar aktıkça kendimi iyiden iyiye sıkışmış hissettim. İçimden “Neden böyle hissediyorum?” diye geçti saniyeden bile daha kısa bir anda.
Cevap ondan da hızlı geldi: “Gerçekleri açıkça söyleyip kendini rahatlatmıyorsun. Hep birlikte konuların etrafından dolaşıyorsunuz, ima ediyorsunuz. Gerçek olmuyorsunuz. Buna bir son ver.”

Kişisel terapi sürecimde, kendimle ilgili en önemsediğim keşiflerimden birisi, gerçekleri söylemeyi, kırıcı, yıkıcı ve agresif olmakla eşleştirmiş olduğumdu.

Çocukluğumda onay alabilmenin yolunu susmakta, kendi gerçeğini ifade etmek yerine bastırmakta bulmuşum. İfade edilmeyen gerçekler içimde sıkışmış. Öfke olmuş, agresiflik olmuş, trip olmuş. Sıkışanlar dile dökülmediğinden tavra dökülmüş. Önce beni sonra da ilişkilerimi yıpratmış. Bu sıkıntılı öğreti hayatımın her alanında meyve vermiş ve zaman içinde bu tutumları kendi gerçeğim sanmaya başlamışım.
Çok şükür ki ilişkilerim bana bir ayna olmuş ve kafayı bu hallere takıp çözmeye karar vermişim.

Geçen yıllarda, yavaş yavaş kendi gerçeğime sahip çıkmayı ve ifade etmeyi öğrendim. Bir anda olmadı. Kolay olmadı. Hatta başlarda denedim denedim olmadı. Ama bir gün yavaş yavaş olmaya başladı.

Bugün artık otomatik olarak ortaya çıkıyor. İşte toplantıda sıkışma hissini aniden sorgulamamın sonucunda gelen cevap, bu nedenle bu kadar hızlı gelebiliyor.

Toplantıdaki kararım tabiki gerçeği konuşmak oldu. Sıkışma yerini rahatlamaya bıraktı. Sonuç, ayakları yere basan, gerçek çözümlerin ortaya çıkması oldu. Huzur oldu.

Hayatımdaki bu çiçek açan hali, önce kendi gerçeğimi anlamak için kendime bakmaya; sonra da kendi gerçeğimi nezaketle ve sevgiyle paylaşabilmeyi öğrenmeye borçluyum.

Çiçek açmak için tohum atmak gerekiyor.
Sabırla sulamak, bakım yapmak gerekiyor.
Ve hayatın her alanında açan güzel çiçekler tüm çabaya değiyor.
Bahar çiçekleriniz için çabada olmanız dileğiyle…

BURCU VURKAÇ
6 Nisan 2018, İstanbul

 

 

SUÇLU HİSSETMEK

gunes-tutulmasi-etkileri-astrolji-astrolog-burcu-akcimen

Bu yazı, Yoga Journal Türkiye Mart 2018 sayısında yayınlanmıştır.

Geçenlerde bir söyleşiye katıldım. Konu suçluluk duygusu idi.
İçerikteki nefis özetlenmiş bir bölüm, bir anda içimde ışıklar yaktı. Paylaşarak başlayalım.
Suçluluk duygusu, aşağıdaki üçlüden herhangi birini kendine söylediğinde ortaya çıkıyormuş.

  1. Daha iyi olabilirdim.
  2. Başkalarını üzdüm.
  3. Başkalarını hayal kırıklığına uğrattım.

O günden sonra epeyce düşündüm. Suçluluk duygusu ile içimi ve zihnimi yaktığım zamanların tamamının arkasında bu üç durumdan başka durum bulamadım.
En çok da bir numarayı kendime söyleyip suçluluk duygusu ile kıvrandığım günler çokçadır herhalde.

Konu bir numara olunca, suçluluk duygusu, yetersizlik hissiyle birlikte geliyor.
Bu ikincil hisse tahammül etmek pek kolay olmuyor.
Bu tahammülsüzlük kendini cezalandırmayı ve nihayetinde kendini sabote etmeyi tetikliyordu benim deneyimimde. Bunu fark edip, bunu kendime yapmayacağıma dair söz verdiğim zamanları daha dün gibi hatırlıyorum ki en azından on beş yıldan fazla geçmiş.

Kendime verdiğim söz, “Elimden gelenin en iyisini yapmak!” denen ve sınırlarının nereye ulaştığı bilinmeyen tutuma tutunmaya dairdi. Suçluluk hissiyle kıvranmaktansa, çabalamanın sorumluluğunu almak ve sınırlarını genişletme kararıydı bu söz bir yandan da…

Hayatım sürekli çabalama hali ile geçti.
Var olmayı, bir şeyler yapmak olarak tanımlayabilecek körlük mertebesine kadar ulaştım hatta.
Bir şeyler yapmazsan yok olursun. Sürekli bir şeyler yapmazsa nasıl yaşar ki insan?” diye diye var olmanın anlamını kaybettim bir zamanlar.
O günlerde elimden gelenin en iyisini YAPMAKTAN başka çarem olmadığını düşünürdüm hep.
İtiraf edeyim, bu bakış açısı sınırlarımı çokça genişletmeme yardımcı oldu. Hayatımdaki pek çok başarının altında yatan temel direklerden birisi…

Konfor alanım denen o güvenli bölgemden çıkma cesareti, elimden gelenin en iyisini yaptığımda önümde hiç bir şeyin duramayacağı inancımdan kaynaklandı hep. Bu inancın mimarı, canım anneciğimin sesi yıllarca, canlı bir şekilde kulaklarımdaydı:
Ben senin yapmak istediğin her şeyi yapabileceğini, her şeyi başarabileceğini biliyorum. Nasıl yapılacağını bilmiyor olabilirsin. Araştırır, öğrenirsin. Yeter ki elinden gelenin en iyisini yap. Bu sayede önünde hiç bir şey duramaz, istediğin her şeye ulaşabilirsin.

***

Her daim çabalayan, çabadan yılmayan, çabayı büyük ve gönülden takdir eden bir insan olarak bugün size bambaşka bir şey söyleyeceğim.

Elinden gelenin en iyisini yapmak, insanın vicdanına huzur veriyor.
Sınırlarını genişletmesine yardımcı oluyor.
İnsana çok şey katıyor.
Ama bunun da sınırları var.
Bu sınırlar zaman zaman genişliyor bazen de daralıyor.
Hareket alanımız sınırlandığında, elimden gelenin en iyisi de sınırlanıyor.
Daha önce ulaştığın sınırlarla, daha önceki en iyinle karşılaştırmak yanıltıcı olabiliyor.
Yaz mevsimindeki koşullarla kış mevsimindeki koşullar nasıl farklı ise, hayatın farklı evrelerinde farklı koşullar altında deneyimler yaşıyoruz. Bunu gözden kaçırmamak gerekiyor. Aksi takdirde elinden gelenin en iyisini yapmak denen şey, kendi sınırlarımıza saygısızlık anlamında gelebiliyor. Kendini aşırı zorlamak, kendine özen göstermemek oluveriyor.

Yaptım, biliyorum.

Özellikle kaygı ve korkularımın tüm zihnimi, hislerimi sardığı, kurumsal hayatı bırakma sürecim ve girişimciliğimin ilk yıllarında, buralarda çokça kıvrandım. Elimden gelenin en iyisini yapmak dediğim şey, kendi sınırlarımı yok saymak, limitlerime dayanmak, uzun süre buralarda yol almaya çabalamak ve nihayetinde kendimi tüketmek olmuştu. Her daim daha iyisini yapabileceğime olan inancım bana uzun yol yürütürken, duramamak, üretmek, çabalamak alışkanlık haline gelmişti.

Memnun muydum bu halden? Durum garipti açıkçası. Hem memnundum hem yorgun.

Girişimciliğin ilk yıllarında tükenmişlik sendromuna defalarca girip çıktığımdan belki, sendrom sınırlarına adım atınca müthiş geriliyordum ve duruyordum. Durur durmaz da kendimi suçlu hissediyordum.

Bugün anlıyorum ki suçluluk hissi değerli bir sinyalmiş.
Sorgulamak için bir fırsatmış.
Altında yatanları anlamaya vakit ayırmam lazımmış.
Durmam ve anlamaya çalışmam lazımmış.
Böyle böyle, suçluluk hissi de konfor alanına alınırmış. İşte o zaman insanın hareket alanı çok genişliyormuş.

“Anlamaya çalışmak!” her yerde, her koşulda, herkese çok şifalıymış.
Bir de hayatın dengeden ve döngüden ibaret olduğunu unutmamak lazımmış.

Her şeyin bir zamanı var!

Her şeyin bir zamanı var!

Her şeyin bir zamanı var.
Zamanı gelince anlıyor insan.
Bazen gereksiz oluyor endişeler, korkular, koşturmalar, zorlamalar…

Zamanı gelince, olması gereken ne güzel oluveriyor.
Olgunlaşmasına izin vermek gerekiyor bir şeylerin.
Zamanı gelene kadar tadını çıkartmak gerekiyor başka şeylerin.

Bazen trafik ışığında ilk hareket eden olursunuz hızla. Gaza basar basarsınız.
Bir sonraki trafik ışığındaki yeşili yakalamaya çalışırsınız.
Farkında olmadan vücudunuzu, kendinizi sıkar, stres hormonlarını dağıtırsınız vücuda.
Vee kırmızı ışığa yakalanırsınız.
Bir önceki ışıkta yanınızdaki araba, bu son ışığa doğru sakince yaklaşır ve yanınızda yavaşça durur.
İçten içe sinirlenirsiniz; yaptığınız agresiflik, ataklık işe yaramamıştır.
Aslında o esnada içten içe, sakin sakin gelip manzaranın tadını çıkaran o aracın sürücüsünü kıskanmaktasınızdır.
O sinir hissi ondandır, fark etmezsiniz.

İşte aynen böyle takılırsınız bazen. Zorlarsınız, zorlarsınız, olmaz.
Gereksizdir o zamanlarda zorlamak, endişe, stres, koşturmaca…
Zamanı gelince zaten olacaktır olması gereken.
Sakinleşip ‘şimdi’nin tadını çıkartmak, yol kenarındaki manzaradaki güzellikleri keşfetmek ne güzeldir oysa!

İşte böyle ‘şimdi’de olmak ve manzaranın tadını çıkartma hissi ile ferah kalbim bu güzel akşamda.
Açılıyor kalbim, güzelleşiyor kalbim…

9 Haziran 2011, İstanbul